Ulucamii Darüşşifa

Bilindiği gibi Divriği Ulucamii Melik Ahmet Şah tarafından 1229–1240 yılları arasında yapılmıştır. Ahmet Şah’ın eşi Melike Turan Melek de, camiye bitişik Darüşşifa’yı yaptır mıştır. Gerek bu eserin yapımı sırasında, gerekse daha sonraki yıllarda bu mekanla ilgili efsaneler ve halk inançları meydana gelmiştir.

Necdet Sakaoğlu’nun tespitleri şöyledir:

Camiden Önce Hamam: Ahmet Şah, caminin temelini vurdurmazdan önce, şimdi harabesi kalan”Bekirçavuş Hamamı’nı yaptırmış. Camide çalışanlar, her sabah evvela hamamda yıkanır, büyük abdestle gelip işe başlarlarmış.

Bu rivayeti şu şekilde anlatanlar da vardır:
Ahmet Şah bir gün cami inşaatının başına gelmiş. Bir işçinin durumu dikkatini çekmiş. Adam, ustasına  götürmek üzere bir taşı kucaklıyor, fakat bir adım atmadan tekrar yere bırakıyor, yine kucaklıyor bırakıyormuş….Yanına yaklaşıp sormuş. İşçi utana sıkıla “büyük abdeste ihtiyaç duyduğunu, o vaziyette mabede taş götürmeyi günah saydığını”söylemiş. Şah hemen caminin yapımını durdurarak bir hamam inşa ettirmiş. Ondan sonra her sabah ustalar ve işçiler, ilkin yıkanır sonra işe başlarlarmış.

Sabırlı Mimar, sabırsız Şah… Ahmet Şah camiyi yaptırmak için başka memleketten mimarlar, ustalar getirtmiş. Cami yapılmış bitmiş. Fakat içersi kalıplarla, iskelelerle doluymuş. Derken iskelelerin söküleceği sırada mimarların ve ustaların başı ortadan kaybolmuş.

Herkes:”Acaba başına bir halmi geldi?”diye merak etmişler.
Ahmet Şah dört bir yana haber salmış. Ne dirisi ne de ölüsü bulunmuş. O olmayınca öteki ustalar kalıpları, iskeleleri sökememişler. Şah kızmış:
—Başka ustalar bulun, emrini vermiş.
Çok usta mimar bulunup getirilmiş. Ama her gelen:
—Ben bu işi yapamam, akıl erdiremedim, diyerek dışarı çıkmış.
Kalıpları sökecek hiç kimse bulunamamış. Ahmet Şah’ın canı sıkılmaya başlamış. Komşu memleketlere yazarak en usta neccarları, dülgerleri getirtmiş. Ne hikmetse bir türlü başaran çıkmamış. Sonunda Şah’ta etrafındakilerde kanaat o varmışlar ki:
—Kalıpları böyle sökülmez biçimde yapmak suretiyle mimarbaşı, hem bize hem İslam dinine hıyanet etti. Şu halde düşmanımızmış. Her kim görür ve yakalarsa, düşünmesin öldürsün….

Gel olmuş git olmuş aradan on yıl geçmiş. Cami öyle işe yaramaz kapalı dursun, Cuma ve bayram namazları, önündeki avluda kılınmaya başlamış.
Yine bir bayram sabahı, Ahmet Şah, yöneticiler ve ahali, burada namaz kılmışlar. Namazdan sonra tebrik töreni başlamış. Kalabalığın arasından saçı sakalı birbirine karışmış bir derviş:

—Ey Şah, böyle büyük bir mabet varken dışarıda namaz kılınır mı?
Diye sormuş. Şah adamı incitmemek için durumu anlatmış Adam izin isteyip hemen içeriye girmiş ve herkesi şaşırtan bir çabuklukla kalıpları birer ikişer yerinden oynatıp çıkarmaya başlamış.
Hemen anlamışlar kayıplara karışan mimarın o olduğunu. Fakat ses çıkarmamışlar. İş bitince huzuruna çağırıp:

—Sen bana ve eserime en büyük kötülüğü yaptın. Camimi yıllarca kör bıraktın. Bunun cezasını biliyor musun? Demiş.

Mimar şu karşılığı vermiş:
—Şahım, siz dünyada eşi az bulunur bir cami yaptırdınız. Camiler Allah’ın evidir. Temeli de kubbesi de çok sağlam olmalıdır. Ben, bu mabedin kıyamete kadar ayakta kalmasını diledim. Eğe ortadan kaybolmasaydım, sabredemez, kalıpları söktürürdün. Camide uzun ömürlü olmazdı. Oysa bu caminin on yıl iskelede kalıp temellerinin yerleşmesi şarttı. Onun için çareyi gözden kaybolmakta buldum. İskeleyi de kimsenin bozamayacağı şekilde yapmıştım.
Takdir sizin… İster vurdurun boynumu, isterseniz bağışlayın… Şah, mimara hak vererek onu ödüllendirmiş ve ücretini fazlasıyla ödemiş.

Not: Cami kapılarındaki 1228 tarihi ile içerideki minberdeki 1243 tarihi arasında 15 yıllık bir zaman farkı vardır.
Bende değil onda… Ulu Caminin bir yerinde “Bu cami yıkılırsa, diyeti dikmenin altında /bedeli sütunun altında” diye bir yazı varmış. Fakat her dikmenin üzerinde de “Bende değil onda”yazısı okunurmuş.

Rivayete göre Ahmet Şah, camiyi yaptırırken, bir gün yıkılacak olursa tekrar yapılsın, diye yetecek kadar altını, gümüşü temele gömdürmüş.
Bilindiği gibi çok eski bir gelenek olarak, büyük mabetlerin, hayır kurumlarının temel çukuruna, o günün geçerli akçesinden avuç avuç serpilir, bunun uğuruna inanılırdı.

Bir paraya kırk yumurta… Ulu Cami’yi yapan mimar, daha bütün işler tamamlanmadan hastalanmış. Yanındakilere vasiyet etmiş. Şah’a da haber yollamış:
—Ömrüm ve sağlığım vefa etseydi, ben bu eserin içini boyayıp tezyin edecektim. Halim ortada. Artık benim bunu yapmama imkan yoktur. Duvarların boyası ve cilası yumurta ile yapılacak, camiyi asıl o boya gösterecek. Elim yakanızda olsun, yumurtanın kırkı bir paraya çıksa bile ihmal etmeyesiniz, demiş.
Adamcağız uzun yaşamamış ve ölmüş. Fakat sonradan, ne Şah’ın ne de öteki ustaların, baş mimar öldükten sonra bu işe el atmaları kısmet olmamış. Cami de öylece boyasız badanasız kalmış.

Not: Bu rivayetin daha çok geçmişteki ucuzluğu aksettiren yönüne ilgi duyulmuştur.

Mimarın mutluluğu: Ustalardan biri cami bitince minareye çıkmış. Elindeki külüngünü(madırgasını)büyük bir coşku ile fırlatmış:
—Nereye düşerse, beni oraya gömersiniz. Bu camiyi, külüngümün düştüğü yerden ebediyen seyredeyim, demiş.

Ahmet Şah, ustasına daha sağlığında bir türbe (Kubbedibi/Kamerdin)yaptırmış. Usta da sağlığında kümbetin çevresindeki arsaları alarak “Burası benim gibi gariplerin gömüleceği bir mezarlık olsun” demiş. Kabristan ziyaretlerinde, Kubbedibi’ne uğramak ve Ulucami’nin ustası için Fatiha okumak bir gelenektir.
Antika top: Ulucami mihrap önü kubbesinin yarı karanlık derinliğinde kalan beyaz/yeşil renkli bir porselen top vardır. Bu askı topuna halk dilinde antika denir. Çok değerli olduğuna inanılır. Rivayete göre”antika”yı, cami yapıldığı zaman bir padişah, ev hediyesi gibi, Ahmet Şah’a teslim etmiş. O zaman çok beğenmiş ve mihraba asmışlar. Yıllar yılı orada asılı durmuş. Yakın zamanda bir ecnebi(yabancı)gelmiş, bu topa öyle ağır bir fiyat vermiş ki cami ilgilileri iskele kurdurup şimdiki yerine astırmışlar. Bu askı topunu Ayangil’in Hacı İsmail Efendi’ye astırmışlar.

Kırkların Bekçiliği: Çok eskiden beri “Kırklar”ın Ulucami’de toplandıklarına ve zikrullah çektiklerine inanılırmış. Bu konuda bir de yakın zaman olayı anlatılır. Ulucami’nin19. Yüzyıl sonlarındaki müezzinlerinden olan Faraş Baba, bir gün, sabah ezanı okumaya gelmiş. Vakti bilememiş. Daha gece yarısı imiş. İçeri girince erenleri, geniş bir halka halinde zikir çeker bulmuş.. Şaşırıp kalmış. Erenlerden biri, Faraş Baba’ya:

—Bir daha böyle vakitsiz gelme, uyarısında bulunmuş.
Faraş Baba’nın dili tutulmuş, kırk gün içinde ölmüş.

Kaynak: Sivas Efsaneleri – Halk Bilimi Araştırmacı Yazar Kutlu Özen

Benzer Yazılar

Çoban Baba – Gölova Efsaneleri Çoban Baba, Çobanlı köyünde metfundur(gömülmüş). Suşehri-Erzincan karayolu üzerindeki küçük kaya...
Atatürk’e Gönderilen Bir Tablo (Atatürk̵... Atatürk gayet ince hisli ve müşfik bir insandı. Büyük zaferin henüz taze olduğu günlerde eski bir ahbabı İstanbul’...
Anadolu’nun Tapusu Ahlat Ahlat, Van Gölü’nün kuzeybatı sahillerinde, tarihi ile iç içe, tabiat harikası nadide bir ilçedir. Nemrut ve Süphan Dağı’nın eteklerinde bulunan Ah...
Kesdoğan / Kız Kalesi Efsanesi ( 2 ) Sivas’ın Divriği ilçesinde yıkılmış bir kale bulunmaktadır. Şehrin kuzeydoğusunda bulunan bu kale “Kesdoğan” kalesi adıyla an...



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir