Suluboya Resim Tekniği

Suluboya, zamklı su- tozboya karışımı bir malzeme türüdür. Boyada bulunan zamk boyanın kâğıda yapışmasını sağlar. Boyada yağ karışımı bulunmamaktadır. Bal gliserin ve daha bazı maddeler karıştırılarak ta yapılır. Boyalar minerallerden, bitki ve böceklerden elde edildiği gibi kimyasal yöntemlerle de elde edilirler. Suluboya paiyasada tabletler ya da tüpler içinde satışa sunulur.

Suluboya fırçalarını seçerken suyu tutabilen, samur fırçalar olmasına suya batırıldığı zaman ucunun sivrilmesine dikkat etmek gerekir. Samur fırçaların en kaliteli olanı Alaska samurundan yapılmış olan fırçalardır.

Suluboya resimde kullanılacak olan suyun kaynatılması gözle göremediğimiz canlıların yok olmasını sağlar, bu da yapılacak resimlerin kalıcılığı için önem taşır. Bu nedenle kaynatılmış su kullanmak hatta fırçaları da kaynatılmış suda temizlemek iyi olur. Suluboyada iyi bir sonuç elde etmek iyi bir yapıt ortaya koymak kâğıdın iyi seçilmesine bağlıdır. İri grenli kâğıtlar daha artistik sonuçlar doğurur. İri, orta, ince grenli kâğıtlar seçmek birazda sanatçının kendi üslubuyla ilgili bir durumdur. Kâğıt saf ve temiz cinsten olmalıdır.
 
Suluboya resim için çizim, kalemle fazla ayrıntıya girmeden ya da resimde en çok kullanılacak renklerden biri en açık tonda fırçanın ucuna alınarak çizilebilineceği gibi hiç çizmeden doğrudan da boyamaya geçilebilir. Bu da sanatçının kendi tercihidir. Tabiî ki deneyim gerektirir.

Suluboya adından da anlaşılacağı gibi suyla çalışılan bir tekniktir. Resim kâğıdında belli bir nem oranını sağlamak için kâğıdın tamamı ıslatılır. Suyun parlaklığı kaybolduğu an kâğıt belirli nem oranını kazanmış demektir. Resim boyanmaya başlanır. Ya da bölge bölge ıslatılarak çalışılabilir. Diğer bir yöntem ise kâğıdı hiç ıslatmadan boya sulu kullanarak boyanır. Suluboya resimde renklerin açık tonları beyazla elde edilmez. Boya sulandırılarak açık tonlar sağlanır. Beyaz olmasını istediğimiz yerlerde kâğıdın kendi beyazlığı kullanılır. Boyaların rengini açmak için beyaz kullanırsak boya saydam özelliğini yitirir. Boyanın saydam özelliğini korumamız gerekir. Suluboyanın işlenim biçimlerini biraz daha açalım:

Suluboya resim yapmanın üç yöntemi vardır.1- Kuru yöntem: Bu yöntem çabuk, kolay sistemli ve başarılı özelliği olduğundan okullarda öğrencilere öğretilmesinde öğretmen arkadaşların üzerinde durmaları yerinde olur. Bu yöntemde konu resim kalemiyle(2B-4B) fazla ayrıntıya girmeden çizilir. Çizim silgi kullanmadan ne kadar temiz pürüzsüz yapılırsa suluboya resmin sonucuda güzel ve saydam olur. Çizim olabildiğince kompozisyon bilgisine uygun çizilmeli ışık-gölge bölgeleri belli edilmeli.
İkinci aşamada renk vurmaya en koyu bölgeden başlanır. Renkler resim kağıdına taze, net olarak sürülmelidir. Fırçalar bol su ile acele, dikkat ve kararlılık içinde çalışılmalıdır.
   
Üçüncü aşamada dömi tenler boyanır. Yani çok koyu renkle yarım değerdeki(yarı gölge) renklerin boyanmasına geçilir.
Dördüncü aşamada suluboya resmin detaylarına geçilir. Glasi ile resme derinlik vererek hava perspektifi sağlanır. (Glasi: Bitmiş durumda olan suluboya resmin sertliğini, kuruluğunu gidermek, derinliği meydana getirmek amacı ile bol su ile eritilmiş saydam renklerin iyice kurumuş koyu renkler üzerinden çabuk ve hafif olarak geçilmesidir. Amaç koyu renklere bir parlaklık derinlik durumu vermektir.br /> 
{mosimage}2- Sulu yöntem: Resim kalemiyle kompozisyonu çizilmiş resim kağıdı, düz bir yüzeye(resim tahtası) gerilir. Kağıdın resim yapılmış yüzeyi geniş bir fırça, pamuk yardımıyla ıslatılır. Resim kağıdı suyu çekip nemli duruma gelinceye kadar beklenir. (suyun parlaklığı kaybolduğu an belirli nem oranını kazanmış demektir.) Bol su ile çalışarak yukarıdan aşağıya doğru boyama işlemi yapılır. Şekillerin üzerine sürülen renk, henüz kurumaya vakit bulamamış diğer biçimlerin rengi ile kaynaştırılır. Bu yöntemde renkleri doğru değerleriyle sürmek, yan yana düşen biçimler üzerinde renklerin kurumasına fırsat vermeden aralarında kaynaşmalar sağlanmalıdır. Renkler arasındaki bu pasajlar çok dikkatli yapılmalıdır. Suluboya tekniği çabukluk, dikkat kararlılık gerektirir. }

Keyifli çalışmalar diliyorum.

Ressam Ülkü Özen

* Bu sayfadaki resimler ressam Ülkü Özen tarafından eklenmiştir. Resimlerin herhangi bir site, broşür veya yazılı, baskılı medyada kullanılması için kendisinden izin almak gerekmektedir. 

 

Lavi Çalışmaları

Lavi: Çini mürekkebi ya da bir rengin ton değerleriyle (açık-koyu değerler)yapılan resimlere denir. Lekeyi, çizgiyi ve fırça sürülüş olanaklarını içeren bir tekniktir.

 

Lavi- ( Fr. Lavis): Tek renk suluboya ve fırça ile yapılan leke etkili bir resim tekniğidir, diyede tanımlayabiliriz. Lavi daha çok ağaç uçla yapılmış desenlerde, leke ile kontrast olanaklar ve oylum(plastik sanatlarda derinlik anlatımının etkisi. Mimaride oylum mekan karşılığıdır) etkisi sağlaması için kullanılmaktadır. Lekelerin çizilmiş desene ışık-gölge etkisi sağlaması yüzünden lavi tekniğinden bilhassa Barok resmi çok faydalanmıştır. Rembrand’ın desenleri, Japon’ların tek renkli siyah beyaz lavileri bunun en güzel örnekleridir.

Lavi Çalışması:

1- Yalnız fırça ile açık koyu değer farklılıkları niteliğinde olabilir.
2- Hem leke hem çizgi olanakları ile bir arada değerlendirilebilir.
Lavi suluboyadan başka bir şey değildir. Şu farkla ki, çok renk değil tek renk ve değerlerini kullanıyoruz.

Lavi çalışmasının en güzel örneklerini Çin- Japon sanat’ında ve Barok üslup devresinde görüyoruz. Barok sanatçılar, bu konuda oldukça kaliteli örnekler vermişlerdir. Sanatçılar(taslak)ön araştırma amacıyla bu tekniğe başvuruyordu. Çünkü lavi araştırma kompoze etmek için oldukça pratik ve olanaklı bir tekniktir. Ama taslak niteliğin dede olsa yaptıkları bu çalışmaların, bugün büyük değer kazandıklarını, dünya müzelerini süslediklerini belirtelim. Özellikle Rembrand’ın lavileri dikkate değer. Yağlıboya için çalıştığı taslak niteliğindeki lavilerini hayranlıkla seyrediyoruz. Son derece rahat ve aktif olan bu çalışmalar yağlıboyalarından soyutlanamaz. Onlar kadar çarpıcı ve şaşırtıcıdırlar.

Çağımızda ise lavi çalışmaları yalnız taslak olarak kabul edilmiyor. Güzel bir lavi kendi anlatım olanaklarıyla, kendi başına sanat eseri niteliği taşır. Yeterki o nitelikte ve anlatımda olsun.

Lavi çalışması için suluboya kâğıdı kullanılır. Kağıdın grenli olması fırça sürülüş olanakları ve dokusallığı bakımından önemlidir. Lavi tekniğinin en önemlisi bol su ile çalışılmasıdır. Hazırlayacağınız renk koyu bir renk olmalı ki sulandırarak farklı tonlarını bulmak kolay olsun. ( Lavi öğrenebilmeniz açısından ilk çalışmaları sulandırılmış çini mürekkebi ile yapmanız daha sonraki çalışmalarda suluboya ile denemelere geçmeniz iyi sonuçlar almanızı sağlayacaktır.) Keyifli çalışmalar diliyorum.

Erişteli Yeşil Mercimek Çorbası (Sivas Divriği Yöresi)

Sivas Divriği Yöresine ait Erişteli Yeşil Mercimek Çorbası kolaylıkla 20 dakikada hazırlayabileceğiniz bir çorbadır. Türk mutfağının leziz yöresel çorbalarının en güzel ve sevilenlerindendir.

Sivas Divriği ilçesi, Firat'ın kollarından Çaltısuyu akarsuyunun güneyindeki tepelere kuruludur.

Divriği Ulu Camii UNESCO tafından Dünya Kültür Mirası Listesine alınmıştır.

Bu bilgileri ve çorba tarifini verdiği için Sayın Ressam Ülkü Özen'e teşekkür ederiz.

 

Erişteli Yeşil Mercimek Çorbası Malzemeleri:

8 su bardağı su veya et suyu
1 su bardağı yeşil mercimek
¾  su bardağı ev eriştesi veya fiyonk makarna
Bir adet orta boy kuru soğan
3 çorba kaşığı sıvı yağ
1 tatlı kaşığı nane veya reyhan (güzel kokulu bir ot çeşidi)
1 yemek kaşığı domates salçası
1 tatlı kaşığı pul biber
3 diş sarmısak

Erişteli Yeşil Mercimek Çorbası Tarifi:

Bir tencereye sıvı yağı koyunuz. Kıyılmış soğanı ilâve ederek pembeleşinceye kadar kavurunuz. Salçayı ekleyip biraz kavurduktan sonra suyu ilâve edip karıştırarak orta ısılı ateşte kaynamaya bırakınız.

Bir gece önceden ıslatılmış veya  başka bir tencerede haşlanmış yeşil mercimeği kaynayan suya koyunuz.Mercimekler pişince erişteyi ilâve ederek 10 dakika daha kaynatınız. Üzerine nane veya reyhan dökerek ateşten alınız.

Dilerseniz ayrı bir tavada yağı kızdırıp pul biber koyarak  bir-iki defa çevirip çorbanın üzerine dökünüz.

Yarım kahve fincanı sirke ile 3 diş dövülmüş sarmısağı karıştırarak çorbaya ilâve ediniz.

Afiyet olsun.

Atatürk’ün Çocukluk Arkadaşı Asaf İlbay Anlatıyor

Atatürk’ün His Tarafı… Asaf İlbay, birkaç hatırasını şöyle anlatmıştır: “Kararları ne kadar kat’i ve iradesi ne kadar kuvvetli ise, his tarafı da o kadar zengindi. Milli mücadeleden sonra, bir gece sofrada, çok sevdiği bir tayın ruam’a yakalanışını anlattı. Veterinerler yanına yaklaşmasını menetmişler. Ve öldürmek mecburiyetinde kalacaklarını bildirmişler. Nihayet o kadar ısrar etmiş ki, eldiven giyerek tay’ı okşamasına müsaade edilmiş.

Zavallı hayvanı okşarken gözyaşlarını tutamadığını söyleyen Gazi:

“ Çocuğum olmadığında hikmet ve isabet varmış, dedi. Eğer bir evlat kaybetmek felaketine uğrasaydım, kalbim elem ve kedere dayanamazdı.”

Atatürk’ün Din Telakkisi

“Atatürk’ün din telakkisini kat’i olarak pek az kimse öğrenebilmiştir. Orman çiftliğinde, baş başa kaldığımız bir gün, din hakkında ne düşündüğünü sordum. Bana dedi ki:

“Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak, birçok yabancı unsur, (tefsirler, hurafeler) binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamirde edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurma lüzumu hâsıl olacaktır.

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz din’e saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle, karıştırmamağa çalışıyor; kaste ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz. Mültecilere asla fırsat vermeyeceğiz.

Bu yazıyı ve resimleri gönderen Ülkü Özen’e teşekkür ederiz.

Atatürk’e Gönderilen Bir Tablo (Atatürk’ün Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’tan Hatıralar)

Atatürk gayet ince hisli ve müşfik bir insandı. Büyük zaferin henüz taze olduğu günlerde eski bir ahbabı İstanbul’dan kendisine bir tablo gönderdiğini bildirmişti. O zaman küçük bir bağ evi olan Çankaya köşkünde eşya namına öteden beri toplanmış birkaç basit parçadan başka bir şey yoktu. Hele tablo… Diğer taraftan Atatürk güzel eşyaya çok meraklıydı. Reisicumhur (Cumhurbaşkanı) olduktan sonra dahi evini mutlaka kendisi, çok büyük zevkle tanzim ederdi. Ve bu sırada yanında bulunanların hepsini eşya taşıyıp kaldırmakta kullanırdı. Bu itibarla gelecek hediyeden çok memnun olmuştu. Sabırsızlıkla bekliyordu.

Nihayet sağlam bir sandık içinde hediye geldi… Köşke götürdük. Antrede sandığı açmakla meşgul olan adamların önünde beklemeye başladı… Sandık açıldı, tablonun üzerindeki talaşlar boşaltıldı, eser meydana çıktı… Bunun üzerine Atatürk’ün yüzü karıştı. Ayağa kalktı ve bağırdı:
“-Kapatın vekaldırın şunu…Ne iğrenç manzara…Gönderenin şaşarım aklı perişanına…Ahmak
“-Sinirlendiği vakit hep böyle söylerdi.-
Tablodaki manzara şuydu: Yerde Yunanlı bir efzun neferi sırtüstü yatıyordu. Fesli bir Osmanlı askeri göğsüne basmış aynı zamanda süngüsünü saplamış. Kan akıyor.
Bu tablonun 1897 Osmanlı-Yunan muharebesi esnasında bir ressam tarafından yapılıp Abdülhamit’e takdim edilmiş olduğunu sonradan öğrenmiştim. Herhalde gönderen zatın, bunu o zamanki vaziyete uygun bir hediye olarak pek beğenmiş olduğu belliydi. Fakat eserin akıbeti sahibinin düşündüğü gibi olmadı. Sandık tekrar kapatıldı ve tavan arasına kaldırıldı. Senelerden sonra ben köşkten ayrıldığım zaman sandık hala oradaydı.

(Hasan Ziya Soyak, Atatürk’ün en çok güvendiği insanların başında gelir. Milli mücadele yıllarından ölümüne kadar evvela Hususi Kalem Müdürü ve sonra Umumi kâtibi olarak yanında çalıştı. Pırlanta gibi temiz, dürüst tok sözlü bir insandır. Hatıraları tarih için büyük kıymete haizdir)
Atatürk Kütüphanesi:8
“ Yakınlarından Hatıralar” alıntı
Okuduğum bu anıyı ve yağlıboya tekniğiyle yaptığım, Atatürk ( Bu resimde Atatürk Ege Vapuru ile Trabzon yolunda gazeteleri okurken görülmekte-Karadeniz 27–11–1930) tablomu sizlerle paylaşmak istedim.

 

Atatürk’le İlgili Cevat Abbas Gürer’den Bazı Hatıralar

Bir ağaç dibinin toprağını kabartan ve o civarda yalnız çalışan bir işçinin önünde Atatürk durdu. İşçiye o kadar yakındı ki, çapasının kalkıp inmesinden fırlayan toprakların küçük parçaları Atatürk’ün, zarif, düzgün ayakkabılarını okşuyordu. Önünde duran, karşısına dikilen bu vakitsiz Zaire işçi bakmadı bile. Bu vaziyette epeyce sessiz durduk ve seyrettik. İşçi ne kendine ne de çapasına bir an dinlenme fırsatı vermiyordu. Atatürk’ün:

—Nerelisin çocuğum?
Suali işçiyi doğrulttu; çapasını yere dayattı.
—Kastamonuluyum beyim!
—Kastamonu’nun içinden misin?
—Hayır köyündenim.
Askerlik yaptın mı?
—Yapmaz olurmuyum?
—Harp gördün mü?
— Sakarya muharebesinde bulundum. İzmir alındıktan birkaç ay sonra tezkere aldım.
Pehlivan yapılı Sakarya gazisinin cevabından haz ve zevk duyduğu, fakat kendisini tanıtmak istemediği için olacak Atatürk’ün işçiye son sorgusu:
—Sen güreşirmisin?
Oldu. Bu suale kadar ciddi bir çehre ile gözünü kırpmadan cevaplarını veren işçi gülümseyerek mütevazı bir tavır aldı ve:
—Güreşmezmiyim?
Dedi. Ne yalan söyleyeyim, toprağı çapalarken, yeri sarsan darbelerine şahit olduğum otuz, otuzbeş yaşlarında gürbüz yaradılışlı, pişkin vücutlu, yay gibi atik ve tetik bakışlı, çelik bilekli Kastamonulu ile güreşmemi Atatürk’ün teklif edeceğinden heyecana düşmüştüm.
Bereket versin başını gülerek bana çeviren Atatürk gözlerini kırptı ve işçiye dönerek:
—Benimle de güreşir misin? Dedi.
Ben işçiye büyük muhatabını anlatabilmek imkânını ararken Atatürk:
—Bırak çapanı ileri gel! Emrinde bulundu.
—Bu emre tereddütsüz tebaiyet eden Kastamonulu çapasını bıraktı. İlerledi el ense etmeye hazırlandı. Ben seri bir vaziyette işçinin arkasına geçerken Atatürk ile Kastamonulu güreşe tutuşmuşlardı.
Atatürk’ü bütün ciddiyet ve var kuvvetiyle saran ve sarsan Kastamonu’ludan kurtarmak için, Atatürk’e göstermeden ve hissettirmeden bir çelme attım, Kastamonu’lu yere yıkıldı.
Fakat hemen ayağa kalkan işçi mağlubiyetini saymadı. Kısa bir münakaşa oldu. Müşkül vaziyetteydim. İşçinin bir ayağının dayandığı toprağın kaymasından dolayı yıkıldığına, yoksa benim hiç müdahalem olmadığına dair teminat verdim.
Atatürk’le işçisi tekrar güreşmek üzere birbirlerinden ayrılabildiler. Kastamonu’lu katiyen Atatürk’ü tanımamıştı. İşçiden beş on adım uzaklaştıktan sonra, ufak bir mükâfat vermek için Atatürk’ün müsaadesini istedim. Bu gibi vaziyetlerde cömert olan Atatürk’ün:
—Bir lira ver!

demesi hayretime mucip oldu. Teveccüh ve muhabbetine güvenerek:
—Biraz sonra zatı devletlinizin kim olduğunu öğrenecektir. Tok gözlü anlının teriyle kazanmaya alışmış olan bu yurttaş, sizin lutfunuzu hatıra olarak salkıyacaktır. Bari işine yarayacak miktarda verirsek sevindirmiş oluruz, mütalaasında bulundum; Atatürk gülerek, çok manalı kaşlarını çatarak:
—Bir lira yüz kuruştur, az mı? Buyurdular
—Evet, yüz kuruş işçinin bir günlük yevmiyesidir. Cevabında bulunarak sustum. Atatürk:
Öyle ise on yevmiye ver! Emrinde bulundular.
—Döndüm Kastamonuluya yaklaştım. On lirayı kendisine uzatırken işçi:
—Bu parayı niçin bana veriyorsun?
—Sualinde bulundu. Koca Türk’ün sebepsiz para almayacağını hissettiğimden:
—Mintanınız biraz yırtıldı da yenisini alırsın.
Diyerek parayı kabul ettirebildim. Bu hareket tarzımızdan merakı artan işçi:
—Siz kimsiniz beyim? Dedi. Cevaben:
—Ben tüccarım. Fakat güreştiğin bey bu çiftliğin sahibidir.
Diyerek Atatürk’ü tanımayı işçinin zekâsına bıraktım ve büyük adama yetişmek üzere acele yanından ayrıldım.
Onbeş yirmi dakika sonra aynı yoldan dönüyorduk. Kastamonu’lu işçi bizi görür görmez koşarak yanımıza geldi, heyecanını saklayamıyordu. Hemen Atatürk’ün ellerine sarıldı ve öptü. Yüreğinin bütün samimiyetiyle:
—Demin Atamı tanıyamadım. Beni affet. Hiç ben sizinle güreşebilirmiyim? Dedi. Atatürk:
—Zararı yok. Şimdi burada ikimizde biriz. Devlet ve millet işleri başında ben senin, büyüğünüm, babanım.
Buyurdular ve işçiyi okşadılar, işinin başına yolladılar.

 

 

 

Atatürk Türk köylüsünü nasıl “Efendi” yapmak istiyordu?

İlmi, içtimai, siyasi alanda Atatürk’ün anlaşılmamış tarafı varmıdır?
—Vardır. Atatürk’ü herkes anlayamadı ve anlayamazdı. Çok büyüktü. Biz faniler, ona erişemezdik ve anlayamazdık. Bizim onda gördüğümüz lüzumsuz pek ufak teferruattı: Rakı içmesi, neşesi, şusu busu. Çünkü biz daha yukarı çıkamayız.
Bir defa Atatürk, son derece demokrattı. Herkesin diktatör demesine rağmen Atatürk sonsuz demokrattı.

Bir gece beraber oturuyorduk. Yanımızda Siirt mebusu Mahmut, Ruşen Eşref bir de Soysallı vardı. Atatürk, ertesi gün Büyük Millet Meclisinde okuyacağı nutku hazırlıyordu. Mahmut’la Ruşen Eşref not tutuyorlardı. Atatürk ara sıra bana da “Ne dersin?”diye soruyordu. Ben ne diyebilirdim? Hiç!..Sonra Atatürk bana döndü ve dedi ki:
Bu memleketin efendisi kimdir?
Düşündüm. Cevabı O verdi.
—Türk köylüsüdür, dedi.
Ve devam etti:
—Türk köylüsünü “efendi”yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez.
Birde hatıra anlattı:
—Ben, dedi. Bulgaristan’da ateşemiliterdim. Tedansanlı bir pastanede oturmuştum. İçeriye, temiz giyinmiş, ayağı çarıklı bir Bulgar köylüsü geldi, oturdu. Masaya vurdu. Kimse aldırış etmedi. Hatta bir an evvel gitmesini arzu eden bir yüz gösterdiler. Bir daha vurdu; ayağını da vurdu. Garsonlar geldi ve:
—Burası sizin için değil, dediler. Nihayet patron geldi. “Çık buradan” dedi: Köylü:
—Kimi ve nereden kovuyorsun? Bulgaristan benim sabanımla ve tüfeğimle yaşıyor, utanmaz diye bağırdı. Polis çağırdılar. Onada aynı cevabı verdi. Polis bir şey yapamadı, dışarı çıkıverdi, ve pasta reçel getirdiler.
İşte, dedi. Türk köylüsünü bu hale getireceğiz.
Bir hatıra daha:
Bir gece idi. Yaver geldi. Zannederim yaver Naşit idi. Atatürk’e bir telgraf verdi. Atatürk’e bir telgraf verdi. O sırada Yunanlılarla dehşetli harp oluyordu. Atatürk telgrafı okudu. Telgraf İzmit cephesinden geliyordu. Gece yarısı idi. Atatürk:
—Bu telgraf yanlıştır. Dedi.
Yaver bitişikteki telgrafhaneye gitti, tekrar geldi ve:
—Doğrudur; cevabını verdi.
Atatürk:
—Eğer bu telgraf doğru ise, biz burada duramayız, dedi.
Yaver tekrar gitti ve geldiği zaman:
—Kumandan telgrafı yanlış vermiş, dedi.
Atatürk, işte böyle idi. Karanlıklar içinde beş yüz kilometre ileriyi şimşek gibi gözleriyle deler ve görürdü. Ben, bu vakaların şahidiyim.
Atatürk, çok Türkçü idi;o muhakkak!.Bir gün,beraber oturuyorduk. Merhum Nuri Conker bize, şaka ettiğini işaret ederek:
—Canım, dedi Türklük mülklük ne imiş? Zaten bütün insanlar birbirine karışmıştır. Bunun artık Türkü, Acemi, Fansızı, Rusu olur mu?
Atatürk, hepimizden çok sevdiği arkadaşı, Nuri Conker’e:
—Bana bak Nuri. Her şakana eyvallah ama Türklüğüme ilişme! Benim hayatta yegâne fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir, dedi.
—Sizce Atatürk’ün lider, inkılâpçı olarak ve ilmin inkişafı hususundaki rolü nedir?
—Çok büyüktür. Bir defa, öz Türkçeyi ortaya atması büyük bir eser; çok büyük bir harekettir. Çünkü bizi bu suretle, benliğimize getirdi. Yarı Arap, yarı Farsça, yarı Frenkçe bir dille bir millet, millet olamaz. Tarihe bakınız; dilini kaybetmiş hangi millet “Ben, varım!” diyebiliyor.
Sonra, Latin harflerini ortaya koyması en büyük bir eserdir. Bugünle yarının, geçmişin kötülükleriyle arkasını kırıp attı ve ileriyi gösterdi.
Şunuda ilave edeyim ki, Atatürk maziden hoşlanmaz bir adam değildi. Mesela: Cengiz’i, Aksak Timur’u, Yıldırımı, Fatih’i çok metheder ve sofrasında ekseri bunlardan bahsederdi. Yıldırım için bir defa şunu söylediğini hatırlıyorum:
—Bir gün ressamlar kahramanlık simasını kaybederlerse, Yıldırım’ı alsın yapıversinler.
Aksak Timur’u da çok akıllı bulurdu. Ve bir gün şunu da dediğini hatırlarım:
—Ben, dedi. Timur zamanında olsaydım, onun yaptığını yapabilir mi idim; onu söyleyemem fakat o benim zamanımda olsaydı, belki daha fazlasını yapabilirdi.
Bayan Afet te bu konuşmada beraberdi.
—Atatürk’e ait, neşredilmemiş ve tarihi bir belge teşkil edebilecek hatıralarınız varmıdır?
—Bu vesikayı üçüncü sorunuzda söyledim. Elimde bulunanlardan başka kuvvetli vesika yok. Şunu da söyleyeyim: Erzurum ve Sivas kongrelerinde iki hadisenin vesikası bendedir. Fakat yanımda değil; Ankara’dadır. Bir gün size veririm.
Bir gün, Erzurum kongresinde şimdiki muhterem mebus Bay Mazhar Müfit Kansu Atatürk’e:
—Bu hareketin sonu ne olacak, demiş.
Atatürk şu cevabı vermiş:
—Ne olsun, istiyorsun?
Mazhar Müfit:
—Cumhuriyete mi gidiyoruz?
Atatürk:
—Bunda şüphe mi var?

Mahmut Esat Bozkurt’un anılarını , Atatürk ve Afet İnan konulu 50×70 boyutundaki yağlıboya çalışmamı sizlerle paylaşmak istedim.