Kösedağ’ı – Sivas Efsaneleri

Sivas’ın 80 km kadar doğusunda, Suşehri ovasında sıralanan dağlar içinde, diğerlerinden sıyrılan Kösedağ, 1246 yılında yapılan savaşın izlerini taşır. Kösedağı’na adını veren şahsın efsanesi şöyledir:

Efsane: Suşehri’nde çok zengin bir çiftlik ağası kendisine kâhya aramaya başlamış. Zeki olup olmadıklarını sınava tabi tutarak anlayacakmış. Etrafa tellallar çıkararak kâhya olma isteyenlerin belirli bir günde çiftliğe toplanmaları gerektiğini duyurmuş. Birçok insan Ogün çiftliğe gelmiş. Ağanın yanına girenler hep kafası önde, düşünceli olarak dışarı çıkıyormuş. En son olarak 40–50 yaşlarında; perişan giyimli bir köse içeri girmiş. Ağa:
—Ben sana bir tane koyun vereceğim; ama etinden et, sütünden süt, derisinden de başıma börk isterim. Aynı zamanda bu işten sen nasıl karlı çıkarsın?
Köse düşünmüş, sorunun cevabını bulamamış. Ama bu işe çok ihtiyacı olduğu için:
—Sizden bir hafta mühlet istiyorum; bir hafta sonra bu işi nasıl yapacağımı size anlatacağım, demiş.
Kimse soruyu cevaplayamadığı için ağa, köseye bir hafta izin vermiş.
Köse, dışarı çıktıktan sonra düşünceli düşünceli köyüne doğru yola çıkmış. Yolda pazardan dönmekte olan yaşlı bir adama rastlamış. Ve yol arkadaşı olmuşlar. Adamın köyü dağın arkasında imiş. Aşmaları gereken yüksek bir dağ varmış. Yaşlı adam sıcaktan bunalmış ve yol yürümekten yorulmuş bir halde:
—Bu dağı nasıl aşacağımı bilmiyorum, demiş.
Köse:
—Ya ne olacak, dağın yarısına kadar ben seni sırtıma alırım, yarısından sonrada sen beni sırtına alırsın geçer gideriz demiş.
—Yaşlı adam,”Köse benimle dalga geçiyor herhalde”diye düşünmüş. Ben kendimi taşıyamıyorum, onu nasıl taşıyayım diye hayıflanmış. Konuşa konuşa yollarına devam etmişler.
Dağın yarısına kadar gelince ihtiyar adam, köseyi sırtına almamak için iyice suratını asmış. Köse’nin de zaten ihtiyar adamın sırtına binmeye hiç niyeti yokmuş. Sonunda dağın zirvesine çıkmışlar. Her taraf yemyeşilmiş… Buğdaylar daha yeni başağa durmaya başlamış.
İhtiyar adam, Köse’ye dönmüş:
—Bu tarlalar hep bizim köyün demiş. Kendi tarlalarını göstermiş.
Biraz yürüdükten sonra Köse sormuş.
—Bu tarlaların hepsi sizin mi?
İhtiyar adam cevap vermemiş. Biraz daha yürümüşler. İhtiyar adam mezarlığı göstererek:
—Bak köye iyice yaklaştık, şu mezarlık bizim köyün mezarlığı, demiş.
Köse sormuş:
—Bu mezarlıkta yatanların hiç biri yaşıyor mu?
Bu soru üzerine ihtiyar adam iyice sinirlenmiş. Köseyi evine misafir etmek istememiş. Ama Köse, ihtiyarın peşine takılıp evine gitmiş.
Evin kapısını güzel bir kız açmış. Köse ve ihtiyar adam içeri girmişler. Kız kösenin, elini öpmüş, babasından eşyaları alarak içeri götürmüş. Hemen ayran yapıp getirmiş. Köseye ve babasına ikram etmiş. Bakmış babası, Köseye soğuk davranıyor, Köseyle konuşmuyor…
Babasını diğer odaya çağırıp sormuş:
—Seninle birlikte evine gelen misafire neden böyle soğuk davranıyorsun?
Kızın babası, Köseyle yolda karşılaştıkları andan itibaren olan olayları anlatmaya başlamış. Köse meraklanmış, kapıyı dinlemeye başlamış. Adamın içerden sesi geliyormuş:
—Ben o sıcakta dağı aşmanın zor olduğunu söyledim. Köse bana, “dağın yarısına kadar ben seni taşırım, yarısından sonrada sen beni taşırsın”dedi. Utanmadı mı benim gibi yaşlı bir adamın sırtına binmeyi düşünmeye?…
Kız:
—Baba ne var bunda kızacak? Sen yanlış anlamışsın. Adam,”Biraz sen konuşursun, biraz ben konuşurum yol çabuk biter”demek istemiş.
İhtiyar adam:
—Peki, ben ona bizim tarlaları gösterdim. O, bana”Bu tarlaların, yarıcısı var mı? Hasadın hepsini siz mi alıyorsunuz, yoksa yarısını Ağa’ya mı veriyorsunuz? Diye sormuş.
Yaşlı adam yavaş yavaş sakinleşmeye başlamış. Kızına tekrar sormuş:
—Peki, mezarlığı gösterdim.”Burada yatanların içinde yaşayan var mı?”diye sordu. Demiş.
Kız.
—Babacığım, Köse Emmi sana ölen insanların içinde ölmeden önce hayrına köprü, yol gibi şeyler yaptırıp adını yaşatan var mı? Diye sormuş.
Yaşlı adam bunu duyunca hemen Köse’nin boynuna sarılıp af dilemiş.
Köse, kızın bilgisine hayran kalmış ve Ağa’nın kendisine sorduğu soruyu kıza sormuş.
Kız:
—Bu çok kolay. Git, Ağa’ndan iyi cins bir koyun iste. Koyun ikiz doğurur. Koyunun sütünden Ağa’ya verirsin. Kuzunun birini keser etini Ağa’ya verirsin. Diğerini de keser Ağa’nın başına börk yaparsın. Koyunda sana kar kalır, demiş.
Köse, ertesi sabah Ağa’nın yanına gitmiş. Kızın söylediği şeyleri söylemiş. Ağa bunu kimden öğrendiğini sormuş. Köse başından geçenleri anlatmış.
Ağa hemen atları hazırlatıp Köse’yle birlikte o kızın evine gitmişler. Kızı kendi oğluna almış. Köse’ye yüklüce para vermiş. Karşıdaki dağa bakarak:
—Bu dağın adı, benim evime böyle bir gelin gelmesini sağlayan adamın adı olsun. Bundan böyle bu dağın adı Köse Dağı’dır, demiş.

Halk Bilimi Araştırmacı, Yazar Kutlu Özen(Sivas Efsaneleri)

Çoban Baba – Gölova Efsaneleri

Çoban Baba, Çobanlı köyünde metfundur(gömülmüş). Suşehri-Erzincan karayolu üzerindeki küçük kayalık bir tepede yer alan türbe, kare planlı olarak inşa edilmiştir. Türbenin içerisi, doğu ve batı yönünde yer alan küçük pencerelerle aydınlatılmaktadır. Türbede Çoban Babaya ait bir sanduka bulunmaktadır. Türbe, Çobanlı ırmağı vadisinde yer almaktadır.

Efsane(1): Yavuz Sultan Selim Mısır Seferi(1516–1518)’ne giderken orduyu Çobanlı civarında konaklatır. O yörenin ileri gelenini sorar. “Çoban Baba”, derler. Çoban Babayı sesleten Padişah, orduya ne verebileceğini sorar. Çoban Baba.
—Et keserim, Sultanım, der.
Otağdan çıkar. Peşinden de etlerden çıkan kemikleri kendisine iade etmelerini söyler. Bir tek koyunla bir orduyu doyurur. Padişahın yakınındakiler:
-Sultan’ım  bu adam müneccim…Hiçbir koyunla bir ordu doyurulur mu?…Derler.
Padişah koyunun aşık kemiğini saklar. Allah dostu olan, gönül gözü açık Çoban Baba:
—Sultan’a söyleyin, aşık kemiğini saklamasın, diye haber gönderir.
Bunun üzerine Padişah, Çoban Baba’nın Evliyaullah olduğunu anlar. Gelir Çoban Baba’nın elini öper. Sefer’de zafere ulaşıp ulaşamayacağını sorar. Çoban Baba:
—Gazan mübarek olsun; Allah seninle beraberdir… Cihadın haktır, der.
Mısır feth edilir; dönüşte Padişah, Çoban Babaya uğrar. Hakkın rahmetine kavuştuğunu öğrenince, şu andaki ırmağın içinde bulunan türbeyi kesme taştan inşa ettirir. O gün, bu gün yıllara meydan okuyan bu türbe ve Çoban Baba Hazretleri, Dumanlı dağlarından, Kızıldağ’ın Ürüskü deresinden gelen sellere adeta Cenab-ı Allah’ın kudretini haykırır…
Efsane(2):Çoban Baba’ya ait ikinci bir efsane de Fatih Sultan Mehmet etrafında oluşmuştur. Efsanenin konusu şöyledir:
Gölova’ya bağlı Çobanlı köyünde yatan Çoban Baba, yaşlı, aksakallı, güçlükle yürüyebilen bir Anadolu erenidir. Uzun Hasan’la savaşmak için sefere çıkan ordu(1473), Niksar ve Koyulhisar üzerinden hareket ederek bugünkü Çobanlı köyüne varır. Çoban Baba Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna çıkar. Orduya ziyafet vermek istediğini söyler. Çoban Baba’nın bu isteğini padişah kabul eder. Çoban Baba bir koyunla çadırın önüne gelir. Bunu kesip pişirir. Besmele çekerek ilk lokmayı kendisi alır, diğer lokmayı sırasıyla Padişah’a ve vezire verir. Sonra bütün askerlere dağıtır. Kısacası bir koyunun eti ile tüm Osmanlı ordusu doyar. Padişah da karşısındaki kişinin bir çoban değil de bir ermiş kişi olduğunu anlar ve hayır duasını alır.
Efsane(3):Yavuz Sultan Selim, 1514 yılının temmuz ayında Çaldıran seferine çıkar. Sivas’ın Suşehri yakınlarına geldiği zaman, yorgun ordusuna burada kısa bir mola vermeyi düşünür. Tam bu sırada yaşlı bir çobanın koşa koşa yanına gelmekte olduğunu görür. Atının dizginlerini çekerek:
—Merhaba, çoban baba bu telaşın nedir? Diye sorar.
Çoban, selamı selamla karşılar.
—Sulağımıza hoş geldin Sultanım. Görüyorum ki yorgunsun, açsın. Bu fakire konuk olursan gönül alırsın, der.
Yavuz cevap verir:
—Ben tek başıma değilim ki Çoban Baba… Ardımda koca bir ordu var.
Çoban tevekkülle boynunu büker:
—Allah kerim… Hele sen bir mola ver; konuk kısmetiyle gelir.
Yavuz, “Bunda bir hikmet var” diyerek atından iner. Bir subaşına çadırlar kurulur; mola verilir.
Çoban,  sürüsünden dört koç seçerek keser; derisini yüzer, kazanlara doldurur. Az sonra da sofrayı hazırlar; onları buyur eder:
—Buyurunuz yalnız bir şartım var; yemek yerken kemikleri atmayınız.
Yenilir, içilir, sofra bereketle taşar, boşalan kazanlar yine dolar. Yemekten sonra kemikleri toplayan çoban, bunları derilere doldurur, bir dua eder. Boynuzlu dört koç silkinerek ayağa kalkar, koşarak sürüye karışırlar. Ama bir tanesi topallar. Çoban:
—Sultanım, bir kemik eksik; koç bunun için topallıyor, der.
Yavuz, koynundan bir aşık kemiği çıkarır.
—İşte şu kemik… Seni denemek istedim. Sen gerçek bir erensin… Sen sürünün çobanısın, ben de Osmanlı’nın çobanıyım, der. Çoban Babaya iltifat eder.
Çoban Baba da:
—Zafer senindir Sultanım; haydi yolun açık olsun, der; padişahı uğurlar.
Suşehri’nin Çobanlı Yaylası’nda sık sık bu efsane söylenir; Çoban Baba türbesi ziyaret edilir.
 

Halk Bilimi Araştırmacı Yazar-Kutlu Özen (Sivas Efsaneleri-s113–115)

Kesdoğan / Kız Kalesi Efsanesi ( 1 )

Çok eski zamanlarda Divriği’de büyük bir kale varmış. Bu kalede Süleyman Şah, ailesi ve uşakları yaşıyormuş. Süleyman Şah’ın çok cesur ve korkusuz yiğit bir oğlu varmış. Her gün ava çıkar, hiç eli boş dönmezmiş. Bir gün Süleyman Şah’ın oğlu yine ormanda avlanırken çok güzel bir kız görmüş. Süleyman Şah’ın oğlu bu kıza vurulmuş. Kızda ondan farksız değilmiş. Yanındaki askerlere bu kızın,  kimin kızı olduğunu araştırmalarını emretmiş.  Askerler bir süre sonra kızın Ermeni Kralı’nın kızı olduğunu ve karşıdaki kalede yaşadıklarını, kızın isminin de Aykız olduğunu öğrenmişler.

Genç adam gün geçtikçe aşkına karşı koyamaz olmuş. Yine ormanda avlandığı bir gün Aykız’ı görmüş. Yanındaki askerlerden onun dilinden anlayan birini aracı olarak göndermiş. Kızında ona ilgisi olduğunu anlamış. Yemekten içmekten kesilen genç adamın halini gören babası, oğlunun durumunu öğrenmiş ve derhal kızı istetmek için adamlarını göndermiş,”Benim oğluma kız vermeyecek adam tanımıyorum” demiş.

Heyet, Ermeni Kralı’nın huzuruna çıkmış. Olayı anlatmışlar. Ermeni Kralı, Süleyman Şah’tan korktuğu için”vermiyorum “diyememiş,”kızımla konuşup size haber salarım”demiş. Bu konuşmanın üzerinden bir hayli zaman geçmiş. Süleyman Şah’ın oğlu git gide sabırsızlanmaya başlamış. Bu arada Aykız’la da mektuplaşıyorlarmış. Uzun müddet ses çıkmayınca Süleyman Şah bir heyet daha göndermiş. Ermeni Kral’ı bunları büyük bir saygıyla karşılamış. Kızıyla konuştuğunu, fakat kızının kendisi gibi bir silahşora varacağını, bunun içinde genci imtihana tabi tutacağını söylemiş.Süleyman Şah bunları duyunca küplere binmiş: “Benim oğlumdan daha yiğit, daha silahşor bir delikanlı dünyaya gelmiş midir?” diye sormuş. Git gide Ay Kız’ın hasretiyle eriyen delikanlı, Ermeni Kıralı’nın teklifini kabul etmiş. Teklife göre Divriği Kalesi ile Ermeni Kalesi arasına bir yağlı ip gerilecek; yiğit delikanlı ipin üzerinde yürüyecek. Ermeni Kalesi’ne varacak, Kıralın kızını kucaklayarak ip üstünde Türk Kalesine dönecek…..İpin gerildiği yer çok uçurummuş. Uçurumun tabanından coşkun Çaltı ırmağı geçiyormuş…

Delikanlı Allah’ın adını anarak yağlı ve gergin ip üstünde yürümeye başlamış. Ermeni kalesinin duvarlarına az bir mesafe kalmış. Türk askerleri etrafta sevinç çığlıkları atıyormuş. Tam kaleye tutunacağı sırada Ermeni Kıralı, Doğan ismindeki yardımcısını çağırmış. Doğan’a bağırmış:
-Kesss…..Doğan!

Doğan, kılıcını yağlı ve gergin urgana vurmuş… İp kesilmiş, Yiğit Türk delikanlısı, Çaltı ırmağının derin vadisine düşerek ruhunu teslim etmiş. Sevgilisinin feci şekilde ölümünü gören Aykız, kendisini onun ardından vadiye atmış. Coşkun sel suları iki sevgiliyi Fırat’a kadar götürmüş…
O günden sonra Ermeniler’e ait Kız Kalesi’nin adı “Kesdoğan Kalesi olmuş. Halen o uçurum daki kayalıklar üzerinde kırmızı kırmızı izler vardır. Kayalar üzrindeki izlerin birbirlerine kavuşamayan sevgililerin kanı olduğu söylenir. 
 
Kaynak: Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri(2001),s 78–79

Ulucamii Darüşşifa

Bilindiği gibi Divriği Ulucamii Melik Ahmet Şah tarafından 1229–1240 yılları arasında yapılmıştır. Ahmet Şah’ın eşi Melike Turan Melek de, camiye bitişik Darüşşifa’yı yaptır mıştır. Gerek bu eserin yapımı sırasında, gerekse daha sonraki yıllarda bu mekanla ilgili efsaneler ve halk inançları meydana gelmiştir.

Necdet Sakaoğlu’nun tespitleri şöyledir:

Camiden Önce Hamam: Ahmet Şah, caminin temelini vurdurmazdan önce, şimdi harabesi kalan”Bekirçavuş Hamamı’nı yaptırmış. Camide çalışanlar, her sabah evvela hamamda yıkanır, büyük abdestle gelip işe başlarlarmış.

Bu rivayeti şu şekilde anlatanlar da vardır:
Ahmet Şah bir gün cami inşaatının başına gelmiş. Bir işçinin durumu dikkatini çekmiş. Adam, ustasına  götürmek üzere bir taşı kucaklıyor, fakat bir adım atmadan tekrar yere bırakıyor, yine kucaklıyor bırakıyormuş….Yanına yaklaşıp sormuş. İşçi utana sıkıla “büyük abdeste ihtiyaç duyduğunu, o vaziyette mabede taş götürmeyi günah saydığını”söylemiş. Şah hemen caminin yapımını durdurarak bir hamam inşa ettirmiş. Ondan sonra her sabah ustalar ve işçiler, ilkin yıkanır sonra işe başlarlarmış.

Sabırlı Mimar, sabırsız Şah… Ahmet Şah camiyi yaptırmak için başka memleketten mimarlar, ustalar getirtmiş. Cami yapılmış bitmiş. Fakat içersi kalıplarla, iskelelerle doluymuş. Derken iskelelerin söküleceği sırada mimarların ve ustaların başı ortadan kaybolmuş.

Herkes:”Acaba başına bir halmi geldi?”diye merak etmişler.
Ahmet Şah dört bir yana haber salmış. Ne dirisi ne de ölüsü bulunmuş. O olmayınca öteki ustalar kalıpları, iskeleleri sökememişler. Şah kızmış:
—Başka ustalar bulun, emrini vermiş.
Çok usta mimar bulunup getirilmiş. Ama her gelen:
—Ben bu işi yapamam, akıl erdiremedim, diyerek dışarı çıkmış.
Kalıpları sökecek hiç kimse bulunamamış. Ahmet Şah’ın canı sıkılmaya başlamış. Komşu memleketlere yazarak en usta neccarları, dülgerleri getirtmiş. Ne hikmetse bir türlü başaran çıkmamış. Sonunda Şah’ta etrafındakilerde kanaat o varmışlar ki:
—Kalıpları böyle sökülmez biçimde yapmak suretiyle mimarbaşı, hem bize hem İslam dinine hıyanet etti. Şu halde düşmanımızmış. Her kim görür ve yakalarsa, düşünmesin öldürsün….

Gel olmuş git olmuş aradan on yıl geçmiş. Cami öyle işe yaramaz kapalı dursun, Cuma ve bayram namazları, önündeki avluda kılınmaya başlamış.
Yine bir bayram sabahı, Ahmet Şah, yöneticiler ve ahali, burada namaz kılmışlar. Namazdan sonra tebrik töreni başlamış. Kalabalığın arasından saçı sakalı birbirine karışmış bir derviş:

—Ey Şah, böyle büyük bir mabet varken dışarıda namaz kılınır mı?
Diye sormuş. Şah adamı incitmemek için durumu anlatmış Adam izin isteyip hemen içeriye girmiş ve herkesi şaşırtan bir çabuklukla kalıpları birer ikişer yerinden oynatıp çıkarmaya başlamış.
Hemen anlamışlar kayıplara karışan mimarın o olduğunu. Fakat ses çıkarmamışlar. İş bitince huzuruna çağırıp:

—Sen bana ve eserime en büyük kötülüğü yaptın. Camimi yıllarca kör bıraktın. Bunun cezasını biliyor musun? Demiş.

Mimar şu karşılığı vermiş:
—Şahım, siz dünyada eşi az bulunur bir cami yaptırdınız. Camiler Allah’ın evidir. Temeli de kubbesi de çok sağlam olmalıdır. Ben, bu mabedin kıyamete kadar ayakta kalmasını diledim. Eğe ortadan kaybolmasaydım, sabredemez, kalıpları söktürürdün. Camide uzun ömürlü olmazdı. Oysa bu caminin on yıl iskelede kalıp temellerinin yerleşmesi şarttı. Onun için çareyi gözden kaybolmakta buldum. İskeleyi de kimsenin bozamayacağı şekilde yapmıştım.
Takdir sizin… İster vurdurun boynumu, isterseniz bağışlayın… Şah, mimara hak vererek onu ödüllendirmiş ve ücretini fazlasıyla ödemiş.

Not: Cami kapılarındaki 1228 tarihi ile içerideki minberdeki 1243 tarihi arasında 15 yıllık bir zaman farkı vardır.
Bende değil onda… Ulu Caminin bir yerinde “Bu cami yıkılırsa, diyeti dikmenin altında /bedeli sütunun altında” diye bir yazı varmış. Fakat her dikmenin üzerinde de “Bende değil onda”yazısı okunurmuş.

Rivayete göre Ahmet Şah, camiyi yaptırırken, bir gün yıkılacak olursa tekrar yapılsın, diye yetecek kadar altını, gümüşü temele gömdürmüş.
Bilindiği gibi çok eski bir gelenek olarak, büyük mabetlerin, hayır kurumlarının temel çukuruna, o günün geçerli akçesinden avuç avuç serpilir, bunun uğuruna inanılırdı.

Bir paraya kırk yumurta… Ulu Cami’yi yapan mimar, daha bütün işler tamamlanmadan hastalanmış. Yanındakilere vasiyet etmiş. Şah’a da haber yollamış:
—Ömrüm ve sağlığım vefa etseydi, ben bu eserin içini boyayıp tezyin edecektim. Halim ortada. Artık benim bunu yapmama imkan yoktur. Duvarların boyası ve cilası yumurta ile yapılacak, camiyi asıl o boya gösterecek. Elim yakanızda olsun, yumurtanın kırkı bir paraya çıksa bile ihmal etmeyesiniz, demiş.
Adamcağız uzun yaşamamış ve ölmüş. Fakat sonradan, ne Şah’ın ne de öteki ustaların, baş mimar öldükten sonra bu işe el atmaları kısmet olmamış. Cami de öylece boyasız badanasız kalmış.

Not: Bu rivayetin daha çok geçmişteki ucuzluğu aksettiren yönüne ilgi duyulmuştur.

Mimarın mutluluğu: Ustalardan biri cami bitince minareye çıkmış. Elindeki külüngünü(madırgasını)büyük bir coşku ile fırlatmış:
—Nereye düşerse, beni oraya gömersiniz. Bu camiyi, külüngümün düştüğü yerden ebediyen seyredeyim, demiş.

Ahmet Şah, ustasına daha sağlığında bir türbe (Kubbedibi/Kamerdin)yaptırmış. Usta da sağlığında kümbetin çevresindeki arsaları alarak “Burası benim gibi gariplerin gömüleceği bir mezarlık olsun” demiş. Kabristan ziyaretlerinde, Kubbedibi’ne uğramak ve Ulucami’nin ustası için Fatiha okumak bir gelenektir.
Antika top: Ulucami mihrap önü kubbesinin yarı karanlık derinliğinde kalan beyaz/yeşil renkli bir porselen top vardır. Bu askı topuna halk dilinde antika denir. Çok değerli olduğuna inanılır. Rivayete göre”antika”yı, cami yapıldığı zaman bir padişah, ev hediyesi gibi, Ahmet Şah’a teslim etmiş. O zaman çok beğenmiş ve mihraba asmışlar. Yıllar yılı orada asılı durmuş. Yakın zamanda bir ecnebi(yabancı)gelmiş, bu topa öyle ağır bir fiyat vermiş ki cami ilgilileri iskele kurdurup şimdiki yerine astırmışlar. Bu askı topunu Ayangil’in Hacı İsmail Efendi’ye astırmışlar.

Kırkların Bekçiliği: Çok eskiden beri “Kırklar”ın Ulucami’de toplandıklarına ve zikrullah çektiklerine inanılırmış. Bu konuda bir de yakın zaman olayı anlatılır. Ulucami’nin19. Yüzyıl sonlarındaki müezzinlerinden olan Faraş Baba, bir gün, sabah ezanı okumaya gelmiş. Vakti bilememiş. Daha gece yarısı imiş. İçeri girince erenleri, geniş bir halka halinde zikir çeker bulmuş.. Şaşırıp kalmış. Erenlerden biri, Faraş Baba’ya:

—Bir daha böyle vakitsiz gelme, uyarısında bulunmuş.
Faraş Baba’nın dili tutulmuş, kırk gün içinde ölmüş.

Kaynak: Sivas Efsaneleri – Halk Bilimi Araştırmacı Yazar Kutlu Özen

Kesdoğan / Kız Kalesi Efsanesi ( 2 )

Sivas’ın Divriği ilçesinde yıkılmış bir kale bulunmaktadır. Şehrin kuzeydoğusunda bulunan bu kale “Kesdoğan” kalesi adıyla anılmaktadır. Bu kale, yıllarca önce buralara yerleşmeyi tasarlayan bir Ermeni kıralı tarafından yapılmıştır.Kıralın Belkıs isminde çok sevdiği güzel bir kızı varmış. Kızına çok bağlıymış. Bu nedenle kalenin ismine kızının adını vermiş: Belkıs Kalesi. Bu kalenin karşı tarafında bulunan Divriği Kalesi’nde Şahin Şah hüküm sürermiş.Bir gün Ertuğrul Bey, tek başına geyik avına çıkmış. Geyik peşinde koştururken karşı kaleye geçmiş ve o sırada avdan dönmekte Ermeni kıralının kızı Belkıs’la karşılaşmış. Şah’ın oğlu, Belkıs’ı görünce güzelliğine hayran kalmış. Belkıs’ta at koşturmalarını, cenk tutmalarını gördüğü Ertuğrul Bey’e bir anda vurulmuş.

Avını bırakan Ertuğrul Bey, kaleye dönmüş. Hemen babasının yanına giderek karşı kaledeki Ermeni kıralının kızı Belkıs’ı kendisine istemesini ve eğer din farkı gözetilirse savaş açıp zorla almasını istemiş. Şah, çok sevdiği oğlunun isteğini yerine getireceğini söyleyerek hemen Belkıs kalesine elçiler gönderip Belkıs’ı oğluna istemiş. Eğer aksi cevap verirlerse kendisiyle savaşacağını da bildirmiş. Kral elçileri güler yüzle karşılamış:
-Şahlar şahı, oğluna kızımı isterde ben vermez miyim? Fakat birde kızımla konuşayım, sonra size haber salarım” deyip elçileri ağırlamış.

Cevap beklenirken güneş batacağı zaman her akşam Ertuğrul Bey, kendi kalesinin burcunda durur ve okunun ucuna bağladığı mektubunu Belkıs’a fırlatırmış. Belkıs’ta mektubun cevabını ikinci akşamı aynı zamanda okun ucuna bağlayarak Ertuğrul Bey’e atarmış. Aşkları bu şekilde sürüp giderken kraldan gelecek cevapta gecikmeye başlamış. Belkıs, Ertuğrul Bey’in mektuplarını alıp cevap atamaz olmuş. Bunu merak eden Ertuğrul Bey, tekrar babasının yanına giderek bir kez daha elçiler göndermesini rica etmiş. Bunun üzerine Şah tekrar elçilerini göndermiş. Kralı yine güler yüzle karşılamış; onlara:
—Kızımla konuştum. Kızımda benim gibi memnun bu işe. Fakat kızım çok mağrur, erkek evladım olmadığı için tek kızımı erkek gibi cesur ve cengaver yetiştirdim. Şimdi o da “benim evleneceğim erkek cesur olmalı. Şah’ın oğlunun ne kadar cesur ve mert olduğunu görmeliyim”diyor. Bende kızımın bu arzusunu kıramam, demiş. Elçiler:
—Şah’ımızın oğlu sizin düşündüğünüzden de merttir. Ne dilerseniz yerine getirsin,  demişler. Kral:
—O zaman sizin kalenizin burcundan bizim kalemizin burcuna kadar kalın bir halat gerilsin. Bu halat üç gün üç gece iç yağı ile yağlansın. Kızımı isteyen Şah’ın oğlu sizin kalenizin burcundan bu halata asılarak boğazı geçip huzurumuza kadar gelsin. Bunu yaparsa kızımla evlenebilir, demiş.
Elçiler, kralın dediklerini Şah’a anlatmışlar. Şah buna köpürmüş./çok kızmış; oğlunu huzuruna alıp durumu anlatmış.

Ertuğrul Bey:
—Belkıs’ın aşkı için karşıdan karşıya geçerim. Demiş.
Ermeni Kralına haber salınmış. İki kalenin ucuna bin metre kadar uzun halat bağlanmış. Bu halat üç gün üç gece yağlanmış. Söylenen günde her iki kalede şenlikler tertiplenmiş. Büyük ateşler yakılarak av etleri çevrilmiş. Bir süre sonra Şah’ın oğlu halatın başına gelmiş. Halata asılmış ve Ermeni kalesine doğru yol almaya başlamış. Kral ise Ertuğrul Bey’in yorulacağını, uçuruma düşüp parçalanacağını sanıyormuş. Kaleye yaklaştığını görünce huzursuzluğu artmaya başlamış. Çünkü aslında kızını vermek istemiyormuş. Ertuğrul Bey ilerlemiş tam kalenin burçlarını tutacağı, ayağını toprağa basacağa zaman Kral yanındaki başpehlivanı Mekadoğan’a bağırarak emir vermiş:
-Kessss Doğan!…
Mekadoğan hemen kılıcını vurup halatı kesmiş. Halat kesilince Ertuğrul Bey, uçuruma düşüp parçalanmış.Bunu gören Belkıs’ta sevgilisinin peşinden kendini burçlardan aşağı bırakmış. Bunun üzerine Şah, ordusuyla Belkıs kalesine yürüyüp kaleyi almış; fakat kral kaçmayı başarmış. Bu kalenin ismi, Mekadoğan’dan dolayı “Kesdoğan”kalmış. Hala Kesdoğan kalesinin uçurumunda Ertuğrul Bey ile Belkıs’ın kanı olduğuna inanılan lekeli kayalıklar bulunuyormuş!…… 
 
Kaynak: Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri(2001),s 78–79

 

Kuyumculuk – Sivas Gümüşleri

Kuyumcu, değerli maden(altın, gümüş) ve taşlardan bilezik, küpe gibi süs eşyası yapıp satan kimsedir. Osmanlıca’da karşılığı "zer-gerlik"tir.

Kuyum; altın ve gümüşten yapılan süs maddeleridir.
İlk süs eşyası madenden dökülerek yapıldığından, sonradan kıymetli taşlardan süs eşyası yapmaya da “kuyumculuk” denilmiştir.
Sivas’ta kuyumculuk, günümüze kadar gelen ürünlerinden görüldüğü üzere, çok gelişmiş olan bir sanattır.
Sivas’ta kuyumcu dükkânları, eskiden Meydan Camii çevresinde ve şimdiki Terziler Çarşısı’nın yerinde olan
Bezazlar  Çarşısındaydı. Sivas’ta özel kuyumculuk işleri, eserlerdeki ustalık ve bunların zarafetiyle İstanbul’dan sonra ikinci sırayı alırdı. Osmanlı döneminde, gümüş ve altın üzerine vurulan damgalar üç ilin adını taşırdı ki, İstanbul, Sivas ve Van idi.
Son yıllarda kuyumculuk bir el sanatı olmanın ötesinde bir sektör olarak geliştiğinden, artık Sivas’taki kuyumcuların çoğu kendi imal ettikleri eserlerin yanında, İstanbul’da veya diğer yörelerde (Beypazarı, Eskişehir gibi) imal edilen ürünleri de satmaktadırlar.
Gümüş işleme teknikleri:
 
Sivas’taki gümüş ustaları “telkâri, savat, kalem işi ve kakma olmak üzere dört çeşit teknik kullanmaktadırlar.

Sivas’ta yapılan gümüş işleri:
Sivas kuyumculuk sanatının en güzel örneklerini Sivas Müzesi’nde görebildiğimiz gibi, aileden intikal eden ve ata yadigarı olarak özenle muhafaza edilen gümüş eşyalar da birer antika eşya olarak evlerimizde yer almaktadır.

Günümüzde gümüş eşya olarak en fazla yapılan eserler şöylece sıralanabilir:

Gümüş çekmece(Küçük sandık), nalın, hamam tası, kemer, çay tepsisi, çay kaşığı ve tabakları, telkari bardak zarfı, kalem, yüzük, sigara kutusu, sigara tablası ve ağızlığı, bilezik(Kolbağı), toka, kolye olarak kullanılan muska ve mutlaklar, kolyeler, küpe, çeşitli broşlar, yaka çiçekleri, yüksük ve düğmedir.

Eskiden kadınların baş süslemede kullandıkları gümüş tepelikler, nazarlık amacıyla kullandıkları muska, mutlak ve hamailler de antikadır. Gümüş paradan(iki kuruş) yapılmış olan çay kaşıkları ve şekerlikler, gümüş ayaklı şerbet tasları, atların koşum takımlarının gümüşleri, uzun örgü saçlara takılan gümüş saç boruları ise çoktan unutulmuş olan gümüş eşyalar arasında sayılabilir.

Eski gelinlerin süsü olan şıkırdaklı nalınlar, gümüşten olduğu gibi bafondan(alpaka) da yapılırdı. Günümüzde antika olan bu nalınlar, şimdi turistik amaçla yine yapılmaktadır.

Sivas’ta kuyumcuların imal ettikleri toplar, eskiden her Sivaslı hanımın süsü olan kolyelerdi. Günümüzde de yapılan altın top, 14 ayar altının dövülerek, 1 cm. çapında içi boş küreler haline getirilmesi ile hazırlanır. Bir kolyede 18–20 kadar top bulunur.

Kuyumcuların, fildişi tarak üzerine yapmış oldukları mücevherli süslemeler, altın çiçekler ve üzerine kuş konmuş olan altından dallar, yine fildişi tarak üzerindeki altınlı zarf, kuyumcu ustalarının artık imal etmedikleri eserlerdir.

Bu geleneksel sanatı yaşatan kuyumcu esnafının çalışmalarının zaman geçmeden belgelenmesi, Sivas’a has bu el sanatının unutulmaması, tanıtılması, gençlerin mesleğe özendirilmesi, hatta bu mesleğe eleman yetiştirilmek üzere bir okulun veya kursların açılması en samimi dileğimizdir.

Yazar:Kutlu Özen